Stres Bizi Nasıl Hasta Eder?

Zorlu yaşam koşulları, bağışıklık sistemi ve psikosomatik hastalıklar


Zor koşullar, zorlu hayat, sıkışmışlıklar ve problemler... Hayatta hastalarımızın çoğu zaman fark edemediği ama pek çok hastalığın oluşmasında payı olan önemli faktörlerden biridir bunlar. Polikliniğe gelen bir hastayı muayene ederiz; tüm rutin tetkikler, tahliller, ultrasonlar yapılır, ama şikâyetlerini açıklayacak belirgin bir somatik bulguya rastlanmaz. Muayenede de elle tutulur bir şey sezilmez.

Yine de ortada bir problem vardır. Çünkü hasta huzursuzdur, rahatsızdır; basit bir kolit, basit bir sindirim sıkıntısı, durmadan tekrarlayan depresif hâller, uyku bozuklukları ve bedensel şikâyetler bir araya geldiğinde çok sayıda klinik tablo ortaya çıkabilir.

Bu sıkıntılar, hipofiz üzerinden kortizol ve adrenalin salgılanmasına yol açar. Başlangıçta bu hormonlar sanki bizi koruyormuş gibi görünse de, zamanla bağışıklık sistemini baskılayabilir. Hücrelerde oksijen tüketimi sırasında ortaya çıkan ve "oksidatif stres" dediğimiz süreçte, artan serbest oksijen türleri hücrelerin daha hızlı yaşlanmasına neden olabilir. Böylece psikolojik korkular, gerilimler ve hayat mücadelesinin yükü, bir süre sonra somut, elle tutulur birçok hastalığın zeminini hazırlayabilir.

Bu nedenle pek çok rahatsızlığın arkasında hayatla kurduğunuz ilişkinin nasıl olduğuna mutlaka dikkat etmeniz gerekir. Örneğin mide ülseri olan pek çok hastada, belirgin psikolojik sıkıntıların eşlik etmesi dikkat çekicidir. Bu hastalara çoğu zaman ortamdan uzaklaşmaları, kısa bir süreliğine seyahate çıkmaları, mekân değiştirmeleri tavsiye edilir; bazen sadece bu değişim bile ağrıların ve şikâyetlerin kısa sürede hafiflemesini sağlayabilir. Elbette gerekli görülen ilaç desteği de ihmal edilmemelidir.

Bu yüzden psikolojik sorunlara, hafife alınmayacak bir ciddiyetle yaklaşmak, hekiminizden yardım istemeyi ihmal etmemek önemlidir. Çünkü bu tür psikolojik zorlanmalar; hormonların salgılanma biçimini, çalışmasını ve dengesini değiştirerek önce bağışıklık sistemini, ardından da organların çalışma düzenini etkileyebilir.

Pek çok psikosomatik hastalığın arka planında bu mekanizma yer alır. Romatizmal hastalıklardan lupusa, cilt döküntülerinden psoriasise, mide ülserlerinden kolitlere kadar birçok rahatsızlıkta, psikiyatrik ve psikolojik sorunların gölgesi vardır. Romatizma ve Haşimato tiroiditi gibi tablolar da bu çerçevede psikosomatik bileşeni olan hastalıklar arasında sayılabilir.

Bağışıklık sisteminin dengesi bozulduğunda, vücudun savunma hücreleri normal hücreleri yabancı gibi görmeye başlayabilir. "Bunlar nereden geldi, bunları tanımıyorum" diyerek kendi dokularına saldıran bağışıklık sistemi; eklemlerde ödem ve ağrılara, guatr dokusunda Haşimato tiroiditine, ciltte ve sistemik düzeyde lupus gibi ciddi hastalık tablolarına zemin hazırlayabilir.

Burada sözünü ettiğimiz "vücut iltihabı" yani enflamasyon, her zaman mikrobik bir iltihap olmak zorunda değildir. Yaşanan sorunlar nedeniyle hormon dengesinin bozulması, özellikle kortizolün uzun süre yüksek seyretmesi, kişiyi diyabetten romatizmaya, Haşimato'dan lupusa uzanan geniş bir risk spektrumu ile karşı karşıya bırakabilir. Bu süreçte hücrelerdeki oksijen kullanımı da bozulur; arta kalan reaktif oksijen türleri, adeta hücrelerin küflenmesine ve paslanmasına benzetilebilecek bir oksidatif hasar birikimine yol açar. Organlar kötü çalışmaya başladığında, bu kötü gidiş ruh hâlini daha da bozarak yeni endişeleri, yeni depresif döngüleri tetikleyebilir. Böylece kısır bir döngü oluşur.

Sonuçta kalıcı ve çözümlenmesi güç hastalık tabloları ortaya çıkabilir. Bu nedenle herhangi bir problem, sıkışmışlık, baskı veya yoğun stres yaşandığında — ki günümüz toplumunda bunlarla karşılaşmamak neredeyse imkânsızdır — tıbbî destek aramaktan çekinmemek, gerektiğinde profesyonel yardım almak bağışıklık sisteminin kendi hücrelerinize yönelmesini engelleme yolunda önemli bir adım olabilir. Bu destek, gerektiği durumlarda medikal tedaviyi de içerebilir; bunların tümü hekiminizin sorumluluğunda ve denetiminde değerlendirilmelidir.

Öte yandan bağışıklık sistemini durmadan çeşitli desteklerle "güçlendirmeye" çalışmak da her zaman doğru bir yaklaşım olmayabilir. Bağışıklık sistemi doğuştan vardır ve lenfositler, T hücreleri, makrofajlar ve beta hücreleri gibi farklı hücre tiplerinden oluşur. Bunlar birlikte çalışarak mikroplara karşı savunma oluşturur, antikor üretir ve vücudu korur. Sağlıklı bir bireyde bu sistemin, herhangi bir hastalık yokken sürekli takviyelerle uyarılması; çinko, bakır, selenyum, çeşitli vitaminler ve destekler üzerinden sürekli tahrik edilmesi, psikosomatik süreçlerle birleştiğinde bağışıklık dengesini daha da karmaşık bir hâle getirebilir.

Bu yüzden hem ruhsal hem bedensel sağlığınızı değerlendirirken; stresin, hormonlarınız ve bağışıklık sisteminiz üzerindeki etkisini ciddiye almak, gereksiz kaygılar kadar gereksiz takviye yükünden de kaçınmak, dengeli bir yaşam için önemli bir farkındalık adımıdır.


Bu içerik RG 33075’e uygun olarak hazırlanmış genel bilgilendirme niteliğindedir. Kişiye özel durumlar için kendi hekiminize danışın.

Photo by Fer Nando on Unsplash