Güneşin Dokunuşu
Derimizle doğa arasındaki görünmez diyalog

Bahar geldiğinde ilk sorulardan biri hep aynıdır: “Güneşlenmek lazım mı doktorum? Dışarı çıkalım mı, faydası olur mu?” Bu soruya cevaben hekim, bir başka soruyla yanıt verir: “Vücudumuzun en büyük organı nedir?” Cevabı şaşırtıcıdır; ne kalp ne beyin, aslında en büyük organımız derimizdir.
Deri, yalnızca bizi saran bir kılıf değil, doğayla kurduğumuz iletişimin merkezidir. Üzerindeki reseptörler aracılığıyla basıncı, ısıyı, nemi, ışığı algılar. Bu yüzden yalnızca “güneşlenmek” olarak bakmamak gerekir; basınç değişiklikleri, termal faktörler ve ultraviyole ışınları, derimizle doğrudan etkileşim içindedir. Ciltte güneş nedeni ile oluşan lezyonlardan, alerjik döküntülere kadar pek çok istenmeyen durum, bu etkileşimin beklenmeyen bir sonucu olabilir.
Vücudumuzun güneşle kurduğu bu temas, aynı zamanda hayati bir dengeyi de sağlar. D vitamini sentezi, bağışıklık sistemimizin temel taşlarından biridir. Ancak bu sentezin gerçekleşebilmesi için, güneş ışığının doğrudan derimize temas etmesi gerekir. Yalnızca ellerin açıkta kaldığı hallerde, giysilerle kapalı bir şekilde dışarı çıkmak yeterli olmayabilir. Fayda sağlamak için, derinin güneşle doğrudan buluşması gerekir.
Yine de, güneşin faydaları kadar dikkat edilecek yönleri de vardır. Çünkü her ışık, aşırılığında zarara dönüşebilir. Güneş, ölçüsünde alındığında yaşamın enerjisini taşır; fazlasıysa cildin sessizce verdiği bir uyarıya dönüşür. Asıl mesele, doğayla aramızdaki bu hassas dengeyi hissetmek ve kurmaktır.